Ana Sayfa Makaleler Atlas Dağları Gölgesinde; Fas-II

Atlas Dağları Gölgesinde; Fas-II

209
0

Marakeş’e inmiş, nerede olduğunuzu anlamanıza zaman bile tanımadan sizi Atlas Dağları’nın güney eteklerine, Berberiler diyarı Sahra’ya sürüklemiştim I. yazımızda. Gelin şimdi de kuzey eteklerinde büyülü bir yolculuğa çıkalım birlikte.

Berberilerin Murakuş, “Tanrı’nın Toprakları” dediği bu kadim ülkeye Araplar El-Mağrib el Aksa, Avrupalılar Morocco, Marocco ve bizler de Fas demişiz. Araplar batıya doğru fethederek ilerlerken, ötesi uçsuz bucaksız okyanus olan topraklara vardıklarında burayı en batıdaki yer diye adlandırıp El-Mağrip-El Aksa demişler, Avrupalılar bu ülkeye vardıklarında en çok Marakeş’ten etkilenip Morocco demişler, Osmanlı da Fes şehrinden etkilenip Fas demiş bu büyülü topraklara. Berberi, Arap ve sömürge dönemiyle birlikte Fransız harmanı olan bu ülke ortak bir mimari üslup ve mantık etrafından inşa edilmiş hep.

Her şehrin kendine has bir rengi var bu ülkede, Marakeş’e kızıl hakimdir mesela, Fes’e sarı, Kazablanka’ya beyaz, Chefchaouen’e mavi… Sadece renklere bakarak hangi şehirde olduğunuzu bilebilirsiniz Fas’ta. Şehirlerin diğer bir ortak yönü de her şehrin surlar içinde saklı kalmış, zamana, değişimlere direnmiş bir eski kenti “medinası” ve bu eski kenti sarıp sarmalayan, sömürge dönemiyle birlikte başlamış ve büyümeye devam eden modern kent bölgesi vardır. Medinalar mimarisi, süregelen yaşamları, kıyafetleriyle zamanın Orta Çağ döneminde donup kalmış halidir adeta, öylesine günümüzden kopuktur ki kendi saatini, kendi takvimini kullanır eski kent sakinleri hala. Medina cadde ve sokakları, insanlar tarafından değil de örümcekler tarafından tasarlanmıştır sanki, buranın yabancısı olanları afallatan labirentlerdir hepsi. Bu sokakların vardığı evlerde yaşamlar dışa kapalıdır, hayatlar kendi avlusuna açılır sadece. Sonu gelmez, klostrofobik, dar, labirent sokaklara penceresiz duvarlarını yaslamış evlerin kapısından içeri girdiğinizde havuzlu, ağaçlı ferah avlular, bu avlulara açılan balkon, pencereli evler karşılar sizi. Dışarıya, yabancıya tamamen kapalı hayatlar bu avlularda can bulur. Evleri gibi insanlar da kapalıdır sokaklara.

Çoluk çocuk, kadın erkek herkes cellabe denilen, Orta Çağ keşişlerinin giysilerini andıran kapşonlu elbiselerle çıkar sokaklara bu şehirlerde. Arabaların sığamayacağı kadar dar, hayatın yükünün hala eşek ve katır sırtına vurulduğu eski kent sokaklarında, medinalarda dolaştığınızda zaman makinesinden geçip de buralara gelmiş gibi hissedersiniz kendinizi. Eski kentleri saran yeni kent bölgeleri de aynı renge itaat etmiş, şehrin hâkim rengiyle inşa edilmiştir. Ama kafeleri, bankaları, lüks konutları, otelleri, iş yerleri, marketleri, otomobilleri, ışıklı, trafikli asfalt yolları, takım elbiseli insanlarıyla modern dünyanın kentleridir buralar. Yazımızın devamında elbette biz gezginlerin yolu daha çok medinalara düşecek.

Fas şehirlerinin genel halini zihnimizde canlandırmaya çalıştığımıza göre uçaktan indiğimiz Marakeş şehrinden başlayalım gezimize.

Eğer bir acenteyle değil de kendi başınıza seyahat ediyorsanız limandan çıktığınızda sizi bekleyen ilk iş taksilerle sıkı bir pazarlığa tutuşmak olacak, ben pazarlık etmem derseniz, normal ücretinin 10 katına kadar ödeyebileceğinizi unutmayın. Fas demek pazarlık demektir. Sömürge dönemi etkisiyle insanlar anadili gibi Fransızca da konuşurlar Arapçanın yanında, İngilizce daha zor anlaşacağınız bir dildir Fas’ta. Konaklama için yeni kent bölgesinde daha konforlu sayılabilecek modern otellerden seçiminizi yapabilirsiniz, ya da bu masalsı ülkenin tadına varmak istiyorsanız medinalarda, restore edilip butik otellere dönüştürülmüş geleneksel Fas evlerinde “Riyad”larda konaklayabilirsiniz. Benim önerim elbette ikinci seçenek olacak sizlere.

Atlas Dağları’nın eteğinde kurulu, Güney Fas’ı, çölleri aşıp Kuzey Fas’a gelen insanları karşılayan, ya da dağları aşıp güneye gidecek insanların istasyonu olan, kuzeyle güneyin kesişim noktası, kızıl bir kent burası. Berberiler soyundan gelen Murabıtlar döneminde, tam 1000 yıl önce İspanya’ya kadar büyük bir bölgeye hükmeden Yusuf Bin Taşfin’in dillere destan başkenti olmuştur Marakeş. Avrupa’da o dönem bu kentin büyüsüne kapılıp Morocco demiş ülkeye.

Eski kentin bittiği, yeni kentin başladığı bir noktaya kurulu, eşsiz mimarisiyle, ülkede sonradan yapılacak tüm cami ve minarelere ilham olacak Kutubiye Camisi eski kent gezimize başlamak için uygun bir giriş noktası. 12. yüzyılda Muvahhidler tarafından yapılan, üç kızkardeşler diye bilinen minarelerin ilkidir. Diğer ikisi; Rabat’ta yarım kalmış olan Hassan kulesi ve İspanya Sevilla’da yer alan Giralda’dır. Kutabiye Camisi’nin ilginç de bir hikayesi var; Külliye çevresinde dolaşırken yarım kalmış bir temel dikkatinizi çeker. Mimar camiyi yaparken mekkenin yönünü yanlış tayin eder, bir bakarlar ki cami yanlış yöne yükselmekte, dönemin paşası o kadar sinirlenir ki, yıkmayın yanına yenisini yapın, bu ayıp da bin yıl da geçse hatırlansın der… Öyle de olur, günümüze kadar ulaşır mimarın ayıbı. Zamanında geniş bir de kütüphane barındıran, küllüye olan cami günümüzde namaz saatleri dışında açılmayan, sadece ibadet için kullanılan ve turistlerin dışından gezebildiği bir camidir sadece. “Evet, Fas’ta camiler namaz saatleri dışında girişlere kapalıdır, namaz saatlerinde de yabancıları içeriye almazlar Müslüman olmadığınız sürece.” Lafı fazla uzatmadan yolumuza devam edelim…

Marakeş’in ve ülkenin sembolü haline gelmiş minareye sırtınızı döndüğünüzde, karşınızda uzayıp, gürültülü kalabalık bir meydana açılan yol göreceksiniz. Yolun kenarına sıra sıra dizilmiş, İstanbul büyük adaya gidenlere hiç de yabancı olmayan calecheler “faytonlar” ve buram buram kokular eşliğinde yürümeye devam ederseniz, birkaç dakika içinde kendinizi tam anlamıyla bir curcunanın, cümbüşün ortasında buluverirsiniz. Dikkatinizi çekmek için birbiriyle yarışan cambazları, hokkabazları, yılan oynatıcıları, maymun terbiyecileri, büyücüleri, kadınların elini birkaç dakikada dantel gibi işleyen kınacı kızlarıyla, Unesco Dünya Kültür Mirası ‘Djemaa El Fna’ Meydanı’ndasınızdır. Faniler Meydanı adıyla anılan bu yer, bir hikâyeye göre Murabıtlar döneminde suçluların idam edildiği bir meydanmış, o yüzden de Faniler Meydanı olarak anılırmış, meydanı saran karnaval havasına bakılırsa pek inandırıcı bir hikâye de değil hani.

Gün batımı saatiyle birlikte renkten renge bürünen meydan, hokkabazları, masalcıları, berberi çalgıcı ve dansçıları, yerli halkında katıldığı eğlenceleri, yüzlerce lambanın ışığı altında kurulan yemek çadırlarıyla geç saatlere kadar gittikçe çılgınlaşan bir cümbüşe sahne olur her gün, her gece. Gün içinde, güneşin altında eziyet çeken yılanlara, maymunlara çok acırım ben, onlara bu eziyeti çektiren insanları da sevmem hani. Gün batımıyla birlikte hayvanların ortalıktan çekilip, yemek çadırları kurulup, sadece insanların düzenlediği eğlenceler başlayınca daha çok severim bu meydanı.

Ha bu arada, meydanda hijyenine kesinlikle güvenip kurulan bu yemek çadırlarında çok ucuza karınızı lezzetli yerel yemeklerle doyurabilirsiniz. Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz denir ya, meydanda kurulan yiyecek tezgahlarında salyangoz çorbası bile deneyebilirsiniz denk gelip. Yeri gelmişken Fas mutfağının en özel yemekleri arasında, kâğıt inceliğinde kat kat hamurlar arasına tavuk eti, yemişler ve baharat serpiştirilerek pişirilen üzeri pudra şekeriyle kaplanan pastilla, huni biçiminde toprak kaplar içinde pişirilen tajin, buharda pişirilen irmikle hazırlanan kuskus, ve etli nohutlu harira çorbası yer alır. Yemek sonrası ve dinlenmek için ya da esnafla pazarlık aşamasında dostluk için en sık içeceğiniz çay da yeşil yapraklarla demlenmiş olan nane çayı olacaktır. “No sugar” demediğiniz sürece de nane çayı baldan tatlı servis edilir. Bu meydanda saydığım yemekleri, seyahat boyunca bir daha bulamayacağınız lezzette harira çorbasını içmeden de ayrılmayın derim.

Akşam saatlerinde tekrar dönmek üzere meydanı geride bırakıp yolunuza devam ettiğinizde meydana açılan sokaklar çıkar karşınıza, bu sokaklar Marakeş’in efsane çarşıları “Suk”ların girişidir. El sanatı ve antika dükkanlarıyla ünlü Semmarin Sokağı, büyü malzemelerinin de satıldığı aktarlar çarşısı Rahba Kadime meydanı, şimdilerde el işi halıların satıldığı eskinin köle pazarı Zrabia, dericiler çarşısı, boyacılar çarşısı, terlikçiler çarşısı… Yazdıkça uzayıp gidecek bu çarşılar eşsiz ülkenin tüm kültürel zenginliğini tezgahlarında görebileceğiniz, günlerce gezseniz sonunu getiremeyeceğiniz Fas’ın gezginlere sunduğu otantik yüzü olarak çıkar karşınıza. Birbirine açılan yüzlerce ara sokağıyla tam bir labirent mağazadır Marakeş’in kapalı çarşısı Suk’lar.

Bu arada fotografçılarımız için başta Marakeş olmak üzere ülkenin fotoğrafa bakış açısı hakkında da biraz bahsetmek isterim. Sanıyorum duymuşsunuzdur Fas insanı fotoğrafının çekilmesini sevmez diye. Evet doğru duymuşsunuz, en azından portre çekmek için kesinlikle uygun bir ülke olmadığın söyleyebilirim. Cesaret edip de birine makine doğrulttuğunuzda gelecek tepkilere hazırlıklı olun derim. Sokak fotoğrafçılığı tadında çalışmalar için daha uygun bir ülke burası, doğrudan insanları konu almayan, insanı sokaklarla, hikayenizin bir parçası olarak kullanan fotoğraflar daha doğru bir tercih olacaktır.

Çarşıları geze geze devam ederken karşınıza çıkacak olan, duvarlarına işlenmiş sonsuz figürleriyle insanı büyüleyen Bin Yusuf Medresesi görülmeyi hak eden tarihi mekanlardan biri. Fes şehrinde kurulan medreseleri gölgede bırakmak için 14. Yüzyılda 130 odasıyla yüzlerce öğrenciye ev sahipliği yapmak için kurulmuş, döneminin en büyük medresesi unvanını almıştır. Meriniler döneminde yapılmış o günlerin en büyük İslam okulu bu medrese 1960 yılına kadar da öğrenci yetiştirmeye devam etmiş. Medresenin hemen yanında yer alan Mnebbi Sarayı da müzeye dönüştürülmüş. Buraya kadar yolumuz düşmüşken müzeyi ve sarayı gezmeden dönmeyin derim.

El Bahia Sarayı, Saadi Mezarları ve de dillere destan Menara bahçeleri de yolu Marakeş’e düşenlerin görmesi gereken yerler arasında kesinlikle. Medinanın otantik dünyasından bunalanlar da modern şehrin, modern kafelerinde, lüks otellerinde merakınız ve zamanınız varsa golf sahalarında golf oynayıp dinlenebilirsiniz. Fazladan bir gününüz de varsa tarihi sahil kasabası Essaouira’ya uğrayıp, kasabayı gezip, lezzetli okyanus balıklarının tadına bakabilirsiniz.

Marakeş için en az 1 gün, tadına varabilmek için de 2-3 gün ayırmanızı öneririm. Marakeş sonrası kuzeyde yapılacak daha çok şey var elbette, ülkenin en büyülü kenti Fes, Orta Atlas Dağları, Atlas Okyanusu’na açılan kasaba ve şehirler, mavi şehir Chefchaouen, Afrika’yı Avrupa’ya bağlayan Tangier, ülkenin başkenti Rabat ve Fas denince herkesin ilk aklına gelen şehir Kazablanka…

Marakeş sonrası seyahatinize devam etmek için tüm şehirleri birbirine bağlayan tren, ya da otobüsleri tercih edebilir, dur kalk yapıp gördüğünüz güzelliklerin tadını çıkarmak isterseniz araç kiralayabilir, ya da bir acenteyle makul fiyatlara anlaşabilirsiniz.

Orta Atlas Dağları’nı geçerken hele de bahar aylarındaysanız o canım gelincik tarlalarının tadını çıkarmak, Azrou’nun sedir ormanlarında durup maymunları beslemek, Alpler’de kurulu şehirleri andıran İfrane’ı ziyaret etmek, gün batımlarının tadını okyanus kıyısına inip çıkarmak isterseniz size son iki ulaşım seçeneğini öneririm.

Siz Marakeş’in tadını çıkarıp, yolunuza nasıl devam edeceğinize karar verirken ben de Fas’ın bu kalan güzelliklerini yazıp, anlatmak için tekrar klavyemin başına çökeyim.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz