Ana Sayfa Makaleler Atlas Dağları Gölgesinde; Fas III

Atlas Dağları Gölgesinde; Fas III

288
0

Gezmesi günlere, yazması, anlatması sayfalara sığmaz bir ülkede, Atlas Dağları’nın gölgesinde, Marakeş’ten ayrılıp ülkenin kuzeyine doğru yolumuza devam ediyoruz.

Arap-Berberi hanedanlıklar zamanında, dönem dönem ülkenin başkentliğini yapmış 3 önemli kentten birini, Marakeş’i gezerek başladık kuzey yolculuğumuza. Bu sefer hedefimiz Orta Atlas Dağlarını aşıp, ülkenin en otantik şehrine, hanedanlıklara başkentlik yapmış Fez’e gitmek, oradan da Cebeli Tarık Boğazı’na kadar varıp, belki de boğazı bile aşıp İspanya’ya, Endülüs’e geçmek.

Mayıs ayında yapıyorsanız bu seyahatinizi Marakeş’ten yola koyulduktan birkaç saat sonra Orta Atlas Dağları’nda gelincik tarlalarınızda bulacaksınız kendinizi, göz alabildiğine uzanan çiçek tarlalarına gözünüz alışmadan Azrou’nun sedir ormanlarında maymunlardan kaçıyor olacaksınız, “yok canım burası Fas değil” dedirtecek türden, Fas zenginlerinin yaşadığı bir kasabada, vereceğiniz bir kahve molası peşine kısa bir yolculuk ve işte Fes’tesiniz (Fez).

Burada da şehir üslubu değişmiyor, surlar içinde eski kent ve kenti sarmalayan modern şehir. Modern şehir yerine yine eski kentte, bir riada (Fas’ın geleneksel evi) yerleşip şehrin ruhunu doyasıya yaşamayı tercih edelim derim. Otantik odama yerleşip zaman kaybetmeden atıyorum kendimi sokaklara…

Yeni bir yere gittiğimde, sokaklarda kaybolmaya başlamadan önce, imkân varsa bir tepeden şehrin panoramasını görmeyi, şehri zihnimde canlandırmayı severim, böylece sokaklarda kaybolsam bile yönüme hâkim olmayı beceririm. Fez’de de ilk işim bu oldu.

16.yüzyılın savaş kalesi Borj Nord’a çıktığınızda, Fez’in muhteşem panoraması gözlerinizin önüne seriliyor. Ve işte altın sarısı muhteşem bir kent panoraması karşımda, büyüleyici bir kent manzarası. Sokakların, evlerin iç içe geçmiş sarmal dokusu, karanlık çağlarda dev örümceklerin kurduğu bir kent üstüne insanlar kendi şehrini kurmuşlar izlenimi uyandırıyor. Bugünün dünyasında olduğunuzu hatırlatan tek şey, tüm çatıları üçerli beşerli tıkış tıkış doldurup, bön bön bakan çirkin uydu antenleri.

İç içe geçmiş üç ayrı kentten oluşan, dünyanın en büyük Orta Çağ İslam kentine tepeden bakıyorsunuz şu an. 1925 yılına kadar ülkenin başkentliğini yapmış bu şehir, Orta Çağ’da Afrika’nın Atina’sı, batı İslam toplumunun Mekke’si sayılırmış. O zamanlardan günümüze şehir büyümüş değişmiş, farklı dönemlerde kurulan, iç içe geçmiş üç ayrı kente dönüşmüş durumda Fez. Dıştan içe doğru gidecek olursak; Fransızların kurduğu Ville Nouvelle, 13. yüzyılda Meriniler’in kurduğu Fezü’l Cedid ve 8. yüzyılda İdrisiler tarafından kurulan Fezü’l Bali. Tepeden inip, dıştan içe şehrin kalbine doğru tüm günü alacak gezimize başlayalım.

Ville Nouvelle; otelleri, garları, terminalleri, bankaları, restoranlarıyla bildiğimiz, içinde yaşadığımız şehirleri hatırlatıyor. Sömürge yıllarında kurulan bu bölge, pek de ilgimi çekmeyen Fas’ın modern yüzü. Geçip gidiyorum fazla zaman kaybetmeden.

Fezü’l Cedid; Günümüzden 800 yıl geriye gitmek için yeni kentten ayrılıp, Mevlay Yusuf Bulvarı’ndan birkaç kilometre devam etmek yetiyor, işte Fezü’l Cedid’in girişindeyiz. Geniş bir meydan ve bu meydana büyük kapılar ardından bakan kralın sarayı karşılıyor beni. Bu ülkede her şehirde, “belki bir gün gelir diye” hazır tutulan bir sarayı var kralın.

Rabat’ta yaşayan kralın dönem dönem geldiği, içini görmenin ziyaret etmenin mümkün olmadığı sarayın turistlerin ilgi odağı giriş kapısını hızlıca kolaçan edip yoluma devam ediyorum. Bizi sarayına almayan kralın saray kapısından bana ne.

Yol devam edip Mellah’ın kalabalık sokaklarına çıkıyorum. Bu bölgenin Müslüman işi olmadığını hemen anlıyorsunuz mimari havadan, içe dönük değil, dışa dönük, balkonlu, pencereli evler. Kesinlikle mağrip işi değil. Mellah denilen bölgenin Yahudi yerleşim yerlerine verilen isim olduğunu öğrenince durum anlaşılıyor zaten. Artık Yahudiler yaşamıyor bu mahallede. Ya öldürülmüş ya da sınır dışı edilmişler. Geride kalan mahalle 15.yüzyılda mellahlarda sürüp gitmiş yaşamların zenginliğini hala anlatabiliyor gezginlerine. Bir zamanların zengin tüccarlarına ev sahipliği yapan Mellah, şimdilerde yerli ve turistik ahaliye bir şeyler satmaya çabalayan dükkanlara dönüşmüş durumda.

Yola devam, karşımızda alışveriş caddesi Fezü’l-Cedid Caddesi. Yerli, yersiz her insanın, bir şeylerin pazarlığını yaptığı kalabalık bir cadde burası; pazarlık uğultuları içinde yoluma devam ettiğimde, halkın akşamları toplanıp zaman geçirdiği geniş bir meydana ve oradan da Eski Fez’in girişine, Babü’l-Celud kapısına varıyorum. Surların içinde saklı kalmış Orta çağ kenti ile bugün arasında bir zaman tüneli kapısı! Fez’e gelmemin asıl nedeni olan kadim kentin giriş kapısı önündeyim.

Fezü’l Bali; Hırıstiyanların Endülüs’ü fethetmesiyle, Güney İspanya’dan göçen Magribilerin kendine yurt edindiği, Endülüs zanaatkarların elinde can bulmuş bir Orta çağ İslam kenti burası. Kim demiş zaman makinesi diye bir şey yok! Buyurun Babü’l-Celud kapısına; Kapıdan geçtiğiniz anda, bin yılı aşkın zamandan beri kendini korumuş bir hayatın içinde buluveriyorsunuz kendinizi. Bütün kenti örümcek ağı gibi sarıp sarmalamış daracık labirent sokaklar, günlük koşturmacasına eşek, katır sırtında devam eden, sokaklar dolusu kalabalıklar, cizvit papazlarını andıran yerel kıyafetleri cellabelerle bin yıl sonrasından gelen turistleri süzen insanlar, birbirine karışmış kokularının yükseldiği pazarlar, tezgahlarda alıcılarını bekleyen, dili bir karış dışarda, kesik deve başları, iştahı kabarmış müşterilerine kafeslerinden umutsuzca bakan tavuklar, tavşanlar… Hani nasıl anlatsam, hava o derece otantiktir ki surların ardında; Biri size o sıra nereden geliyorsunuz diye sorsa, havaya girip; “Anadolu Selçuklu Devleti’nden” demeniz işten bile değil.

Kapıdan geçip sur içine, eski kente girdiğimde şehrin derinlerine doğru inen iki ana cadde çıkıyor karşıma. Tala Seghira ve Tala Kebira; Tala Seghira’a restoranlar bölgesine açılıyor, acıkınca geri döneriz buraya. Şimdilik et, zeytin, baharat kokan çarşılarıyla Tala Kebira’yı izleyelim.

Birkaç dakikalık yürüyüş sonrasında 1300’lü yıllarda, Karaviyin Üniversitesi’ne rakip olarak yaptırılan Ebu İnan Medresesi ile karşılaşıyorum. Mağribi mimarisinin etkili örneklerinden biri bu durağımız. Avlusu muhteşem alçı bezemeleri ve sedir ağacı oymalarıyla dikkat çekiyor. Bu karmaşık görünümlü desenleri dikkatli incelediğinizde sade bir düzen içerdiklerini rahatlıkla fark ediyorsunuz. Evrenin karmaşık görüntüsü altında yatan sadeliği vurgulamakta bu desenler. Medrese öğrencilerinin odaları, derslikler, mescit, muhteşem tavan süslemeleri ve çatıdan kent manzarası… Yolumuza devam edelim; medresenin az ilerisinde bir saat, bir Orta çağ dönemi saati! 500 yıldır da çalışmıyormuş, mekanizma o kadar yabancıymış ki günümüze, nasıl tamir edileceğini, nasıl çalıştırılacağını da kimse bilmiyormuş. Bir iki bakınıp, tamiri mümkün mü diye inceleyip şehrin kalbine doğru devam edelim.

Eski hanlar (funduklar), muskalardan iksirlere her türlü baharatı bulabileceğiniz aktarlar çarşısı, II. Mevlay İdris’in türbesi derken kentin kalbine, Karaviyin Camisi’ne varıyorum.  Tunus’un Kayrevan kentinden adını alan bu cami, 9.yüzyılda yaptırılmış. Muhteşem işlemeleri ile dikkat çeken bu devasa yapı, Unesco tescilli dünyanın en eski üniversitesi, Karaviyin Üniversitesi’nin de merkezidir. 800’lü yıllarda dünyanın genelini hayal ettiğinizde, içinde bulunduğunuz yapının değerini çok daha iyi anlıyorsunuz. Dünyaya üniversite kavramını kazandıran bir yerin karşında duruyorum işte, vay be!

Çevreye yığılmış olan diğer medreseleri de gezdikten sonra, çekiç seslerinin yoğunlaştığı bir çarşıya doğru ilerliyorum. Bakırcılar çarşısı; zanaatkarların tutturduğu ritim adeta bir orkestra havası yaratıyor çarşıda. Bakır sinileri, kazanları, çanak çömlekleri birkaç dakika içinde muhteşem desenlerle bezeyen zanaatkarlar, oldukça büyülü bir atmosfer… Gelin görün ki, fotoğraf çekilmesinden her Faslı gibi bu zanaatkarlar da hoşlanmıyor. Neyse ki yanımda Olympus Em10 Mark3 aynasız kameram var! Ufak tefek, dikkat çekmeyen hünerli yapısıyla burada işimi oldukça kolaylaştırıyor, kimseyi rahatsız etmeden çekimlerimi yapabiliyorum.

Fez Irmağı çevresinden yükselen, insanın burnunu sızlatan bir koku beni ensemden tutup, bakırcılar çarşısından koparıp kendisine doğru sürüklüyor. Sepiciler Semti burası. Koku peşine düşüp, daracık sokaklarda yürürken, bir anda karşınızda panik halde size bağıran birilerini görürseniz, anlamaya çalışmadan, arkanıza bile bakmadan hemen kendinizi bir kapı eşiğine atmanın yoluna bakın! Muhtemelen size doğru sırtı tepeleme post dolu bir eşek ya da katır, freni patlamış bir kamyon gibi yokuş aşağı hızla yaklaşıyordur o sıra. Fez’in dar sokaklarında yürürken amman dikkatli olun. Kokunun kaynağını bulduğunuzda durun ve eski usul çalışmaya devam eden tabakhaneleri görmek için mutlaka bir dericinin terasına çıkmaya çalışın. Görüntü muhteşemdir. Farklı renklerde boyalarla doldurulmuş onlarca toprak kuyuda işlenen rengarenk deriler, beline kadar bu kuyulara gömülü çalışan insanlar ve insanı öldüren ağır bir koku… Görüntünün büyüsü, ya bu insanlara yazık günah değil mi düşünceleri içinde kokuya tahammül edebildiğim sürece fotoğraf çekip iniyorum aşağıya.

Dünyanın çok az yerinde bu kadar eski, bu kadar bozulmamış bir kent bulabilirsiniz. Fas’a gideceğim ve sadece tek bir yer görme şansım var derseniz, tereddüt etmeden Fez derim size.

E bu kadar mı Fez! Elbette değil, ama yazarak anlatması, bitirmesi zordur Fez’i. Hem, her ziyaretçisine kendisini ayrı anlatır bu kadim kent, ben size sadece bu büyülü kentin kapısını aralamaya çalıştım. Kalanını, kendi hikayenizi kovalamanızı size bırakıp, acıkan karnımı doyurmak için restoranlar bölgesinin yolunu tutayım ben.

Fez’de 2 büyülü gün geçirip tekrar yollara düşüyorum. Rif Dağları’nın sakin, yeşil, serin biraz da virajlı yollarında Fas’ın kuzeyine doğru devam ediyorum. Kaotik, kalabalık, klostrofobik iki günün ardından Rif Dağları eteğinde, tamamı maviye boyanmış, şirin mi şirin masmavi bir dağ şehri bekliyor beni. Hani bir de denizi olsa tam bir tatil yeri, sahil kasabası tadında bir dağ şehri. Fas ve Endülüs mimarisi karışımıyla 1470 yılında kurulan, bir dönem Yahudi nüfusun, sonrasında bir dönem İspanyolların, günümüzdeyse dindar Faslıların yaşadığı bir yer burası.

Avrupa-Afrika geçiş noktası olan Cebelitarık Boğazına sadece 1-2 saat mesafede olmasıyla nedeniyle özellikle Avrupalı turistlerin ilgi odağı. Bu şehre kadar Arapça ve Fransızcanın popüler olduğu sokaklara artık İspanyolca hakim. Değişen mimarisi ve renkleriyle de başka bir Fas burası. Fas’ın en büyüleyici yanı bu sanıyorum, 3-5 saatlik yolculuklar sonrası, o ana kadar gördüklerinize hiç benzemeyen yeni yerlerin sizi karşılıyor olması. Coğrafya, iklim, doğa, kültür, ırk, dil, mimari her durakta başka bir havaya bürünüp karşılıyor gezginlerini.

Avrupa’nın haşhaş üretim merkezi aynı zamanda buralar (elbette yasal değil), sokaklar size sokulup haşhaş satmaya çalışan satıcılarla dolu, ama gariptir bir bira içmek mümkün olmuyor bu şehirde. Böyle bir şehrin meydanında oturup içe içe çay ya da kahve içebilmeyi garipsemişimdir hani. Neyse ki mavi şehir Chefchaouen meydanında çay içmek bile çok keyifli. Fotoğraf ve dinlenmek için pek uygun bir şehir burası, en azından bir gününüzü ayırıp yolunuza öyle devam etmenizi öneririm.

Mavi şehirden kuzeye doğru birkaç saatlik bir yolculuk daha ve işte Afrika’nın kuzey ucunda, Avrupa kıyılarında, liman kenti Tanca’dayım, Cebelitarık Boğazı karşımda. Hadi desen, yarım saatlik bir feribot yolculuğu uzaklıkta İspanya Endülüs kıyıları… “Bu noktadan feribotla Endülüs’e geçmişliğim de var, başka bir seyahat yazısında anlatırım onu da”

Portekiz mimarisiyle limanı, limanı kaplayan balıkçıları, tekneleri, okyanus balıklarıyla dolu restoranları, limana tepeden bakan eski kenti ve kasbahı görülmeye değer. Fransız ve Portekizlilerin de yoğun bir şekilde yerleşip yaşadığı bu şehri de anlatmaya kalksam yazı bitmeyecek, gidip gezip görmesini meraklısına bırakıyorum. Kesinlikle görülmeye değer bir şehir ama. Neden mi? Şöyle düşünün; Amerikalı milyarderlerden Malcolm Forbes’ın sarayı, Hermes’in villası da bu şehirde, edebiyat ve sanat çevresinin buluşma noktası, ilham kaynağı Cafe Hafa da. Ressam ve heykeltıraş Henri Matisse bile1912 ve 1913 yıllarında bu kentte yaşayıp önemli eserlere imza atmış. Dünyanın bu kadar ilgisini çeken bir kente yolunuzu düşürün derim.

Tanca’dan göz alabildiğine devam eden Atlas Okyanusu sahil şeridini takip ederek devam ediyorum ve günler süren Fas seyahatinin final noktası Asilah karşımda. Tanca’ya 40 km mesafede, beyaz, mavi renklere bürülü masalsı bir Portekiz kasabası, bir dönem de korsan kasabası olmuş. Korsanlar bu kasabada yaşar, Atlas Okyanusu’nda gelip geçen gemileri talan eder, ganimetlerini bu kasabaya getirirlermiş. Beyaz mavi evlerle süslü dar sokaklarda yürürken kendinizi Portekiz’de balıkçı kasabası sokaklarında sanıyorsunuz adeta. Bir anda balkona fırlayıp Arapça oğluna bağıran bir kadın, açık bir pencereden sokaklara yayılan Arapça radyo yayını, bazen de bir ezan sesi size Fas’ta olduğunuzu hatırlatıyor sadece. 

Her yıl Temmuz ayında gerçekleştirilen festivale dünyanın bir çok yerinden katılan duvar ressamlarının renkli çizimleriyle, boyalarıyla can verdiği sokaklarda dolaşmak, fotoğraf çekmek ya da sadece bir kafede oturup kendinizle baş başa kalmak bile insana ruhunun dinlendiğini hissettiriyor kesinlikle…

Küçük bir kasaba olan Asilah sur içi evleri, antika ve el sanatı dükkanları, surlardan okyanus manzarası, 20. yüzyılın azılı haydudu Resuli’nin kalesi, kasaba duvarlarını süsleyen duvar resimleri, balığınızı yiyip, Fransız şaraplarını deneyebileceğiniz birbirinden hoş restoranları, altın rengi kumsallarında akşamları toplanıp top oynayan gençleri, bir anda karşınıza çıkan düğün alayı ile tam bir seyahat final noktası. Güzel ama zorlu bir ülkede günlerdir koşturmacadan yorulmuş bedeninizi, bedeninize yetişmek için bitap düşen ruhunuzu dinlendirmek için daha uygun bir yer düşünemiyorum.

E bahsetmeyecek miyiz Kazablanka’dan, Rabat’tan! Ben bahsetmeyeceğim, neden mi? Fransız sömürgesi dönemiyle birlikte önem atfedilmiş, geliştirilmiş, biri ekonomi biri ülke başkenti ilan edilmiş, bence Fas’ın ruhunu kesinlikle yansıtamayan yerler bu iki şehir. E Casablanca filmi, Rick’in barı, “Bir daha çal Sam!”, üzgünüm hepsi Fas’tan çok uzaklarda setlerde çekilmiş.

Yine de yolunuz Kazablanka’ya düşerse, sahilde büyük Hassan 2 Camisi’ni ziyaret edin, cami meydanında toplanıp zaman geçiren halka karışın derim. Özellikle gün batımı saatinde güzel fotoğraf verecek sahneler sizi bekliyor. Şehrin eski kenti girişinde, Taverna Dauphin’de zengin balık menüsüne göz atın, Fransız şaraplarını ya da Casablanca birasını deneyin derim. Fas’ta çok keyifle yemek yediğim restoranlardan biri olmuştur bu taverna. Oralara kadar yolunuz düşerse kaçırmayın derim.

Benim Fas’la ilgili size anlatacaklarım, aktaracaklarım bu kadar. Artık Kazablanka havalimanına gidip, İstanbul’a dönme zamanı. Başka bir seyahatte görüşmek üzere.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz