Ana Sayfa Makaleler Dukha Türklerinin İzinde

Dukha Türklerinin İzinde

223
0

Bir ülke hayal edin, göz sınırlarının çok ötesine uzanan devasa düzlüklerden, çöllerden, bu düzlüklerin, çöllerin eteklerine dayanıp, aşamadığı yüce dağlardan oluşsun. Dağların ve düzlüklerin ufukta kavuşabildiği bu ülkede insan nüfusu o kadar az, o kadar az olsun ki, yüzlerce kilometre yol alsanız bile gördüğünüz insan sayısı bir elin parmaklarını geçmesin. Yol denilen şey de bu düzlüklerden daha önce geçmiş bir aracın tekerinden kalan izlerden başkaca bir şey olmasın. Hayal ettiğiniz bu ülke, insanın doğaya hükmettiği değil de hala doğanın insana hükmünün geçtiği bir yer olsun.

Doğudan batıya tüm güneyinde Çin’in ve doğudan batıya tüm kuzeyinde Rusya’nın uzandığı, Türkiye’nin iki katı yüzölçümüne rağmen nüfusu sadece 3 milyon civarında olan, birkaç şehir haricinde hayatın, devasa düzlüklerde, çadırlarda göçebe devam ettiği Moğolistan’dan başka bir yer değil aslında bu ülke…

Devasa bir coğrafyada barındırdığı az insan nüfusuna rağmen, etnik topluluklar adına oldukça zengin bir yer Moğolistan. Geçtiğimiz yazımızda ülkenin batı ucuna, Altay Dağları’na gitmiş, dağlarda yaşayan göçebe Kazaklara konuk olmuş, kartalları nasıl eğitip avlandıklarına tanıklık etmiştik.

Bu sefer de rotamızı, ülkenin kuzey ucuna, ulaşması oldukça güç Güney Sibirya’ya, ıssızlığın ortasında, Sayan Dağları’nda yaşayan çok eski bir Türk boyuna, Dukha Türkleri’ne çeviriyoruz. Moğolların Tsaatan, “rengeyiği insanı” dedikleri, sayıları sadece 800 kadar kalmış, hala Şaman inancına sahip, dünyadan izole, doğayla uyum içinde yaşamlarını sürdüren eski Türkçe konuşan Dukhalar’a…

Bu kadim topluluğa uzanan yolculuğumuzu hiç bahsetmeyip, sizlere sadece Dukha halkını anlatabilirdim, ama öyle yapmayacağım. Yolcusunu bu kadar zorlayan, varacağı yeri ödüle çeviren, yolu da yolculuğun unutulmaz bir parçası haline getiren bu parkuru anlatmazsam hem yolculuğumuza haksızlık etmiş olurum hem de vardığımız yer yarım kalır zihinlerinizde.

O yüzden; uçakla ıssızlığın orta yerine uçuşumuzu, ıssız düzlüklerde, olmayan yollarda günlerce araçla az gidip uz gitmelerimizi, dereleri tepeleri düz gidip olmayan yolun bile bittiği yerlere varmamızı, araçların işlemediği bataklıkları atlarla aşmamızı, nehirlere saplanıp kalmalarımızı, elektrik, telefon, yatak, duş yüzü görmeden yol alışımızı anlatarak başlıyorum bu hikayemize…


Her şey “Hamid Sardar-Afkhami”nin beyaz ren geyiği ile uyuyakalan çocuk fotoğrafını görmemizle başlamıştı aslında. Fotoğrafın hikayesini araştırınca Sibirya’da bir avuç kalmış eski Türk boyu Dukhalar’a çıkmıştı yolumuz. Kısa bir ön araştırmayla bu yolculuğun oldukça zahmetli olacağını anlamamız hiç de zor olmamıştı.

Rota Sibirya olunca, öncelikle ne zaman gitmeliydik sorusu takıldı aklımıza. Yaz aylarında yağmurlarla bataklığa, kış aylarında havaların -50 dereceleri bulmasıyla kutuplara dönüşen bölgeye yazın hemen bitiminde, sonbaharın başlangıcında, yağmurların yavaşladığı, soğukların henüz etkisi göstermediği bir dönemde (Ağustos-Eylül) gitmeye karar verdik.

Peki yolun olmadığı bu yerde ulaşımı nasıl sağlayacaktık? Rusların eskiden askeri amaçlı ürettiği, konfordan çok uzak, ama oldukça dayanıklı, yolun olmadığı herhangi bir arazide gidebilen 4×4 minibüsler de bu sorumuzun cevabı olarak çıktı karşımıza. Konaklama, yeme içme? Bunların tamamı kamp havasında mümkün olabilecekti. Bırakın oteli, günlerce herhangi bir yerleşim yeri, insan yüzü görmeden yol alacaktık çünkü. Uyku tulumlarımız dışında tüm kamp malzemelerimizi, yiyecek organizasyonumuzu gerçekleştirecek Moğolistan acentemizle detayları görüşüp anlaştıktan sonra hazırdık işte.

Önce Moğolistan Ulan Batur’a, oradan da yolculuğumuzun başlangıç noktası, bölgenin merkezi Murun’a uçup seyahatimize başlamıştık bile. İki taş gibi minibüs karşıladı bizleri havalimanı çıkışında, taş gibi derken gerçekten taş gibi…  Bunlarla mı yapacaktık bu seyahati, hadi hayırlısı. Minibüsün birinde biz, diğerinde de lojistik ekibimiz (rehberimiz, aşçımız, fotoğrafa en az bizler kadar meraklı acente patronumuz ve gerekli tüm kamp malzemelerimiz) düşmüştük yola.

Yolun ilk bir saat kadarı asfalt olunca, zorlukların abartıldığını düşünmeye başlamıştık ki, amortisör denen şeyden haberi olmayan minibüsün içinde bir zelzele patladı… Ağzımıza çalınan bir parmak asfalt yol bitmiş, göz alabildiğine uzanan, namlı Moğolistan düzlüklerine çıkmıştık. Arazide, bizden önce geçmiş araçlardan kalan tekerlek izlerini takip ederek, arabanın içinde kafayı gözü sağa sola çarpıp durmamak için tutuna yapışa, yaklaşık 10-20 km arası bir hızla yol alıyorduk. Teker izlerinden ibaret yol, bir anda üç, dört ayrı yola “ize demek daha doğru” dönüşebiliyordu. Şoförümüze, kuş uçmaz kervan geçmez bomboş arazide niye 3-4 ayrı yol var diye sorduğumuzda aldığımız cevap güzeldi; “Bu topraklarda her Moğol’un kendi yolu vardır.” İyi güzel de bizim ne işimiz var buralarda! Hayır asla! İki zıpladık diye aracın içinde, su koyuvermedik elbette. Heyecanımız ve motivasyonumuz doludizgin yol almaya devam ettik.

Ufukta görünen heybetli dağlar, gözümüzün sınırlarını aşan düzlükler, ara ara yanından geçtiğimiz göçebe çadırları, kapısından bizi merakla süzen al yanaklı, ay suratlı çocuklar, araçtan ürküp sağa sola koşturan yak sürüleri, koyunlar, keçiler, ren geyikleri, çift hörgüçlü develer, vahşi at sürüleri, çorak stepler, bazen güneş, bazen yağmur, bazen yemyeşil, bazen sapsarı, bazen çorak mı çorak ovalar, bazen at binen 4-5 yaşında çocuklar, bazen bir motorun üzerine doluşmuş halde yanımızdan geçip giden aileler eşliğinde hayalle gerçek arası bir yolda ilerliyorduk. Bir masal sahnesinin içine atıvermişlerdi bizi adeta… Kendimizi hiç her şeyden bu kadar uzaklaşmış, doğayla baş başa kalmış hissetmemiştik daha önce sanırım.

Bazen fotoğraf çekmek için, bazen “evet evet, bu zıplayışta kesinlikle belim çıktı!” gibi sudan bahanelerle dura kalka, masalsı yolculuğumuzun tadını çıkararak ilerliyorduk. Nefes kesen bir yolculuk oluyordu kesinlikle, ah bir de sağa sola çarpıp durmasak aracın içinde…

Sonra, sonsuzluğun orta yerinde durduk, “Hayırdır?” diye lojistik aracımıza sorduğumuzda, yaklaşan geceyi geçirmek için olduğunu anladık. Nasıl yani, bu uçsuz bucaksız arazinin orta yerinde mi? “Ah keşke Moğolistan düzlüklerinde insanlara kurtların saldırdığı şu Moğol filmini izlemeden gelseydim bu seyahate!”

Göz açıp kapayıncaya kadar çadırlarımız kurulmuş, kamp ateşimiz gün batımı kızıllığına eşlik etmeye başlamıştı bile. Ateş başında güzel bir Moğol votkası, aşçımızın hünerli ellerinden muhteşem bir yemek ve ıssız toprakların insan ruhuna getirdiği o hafiflikle sabaha kadar dinmeyen yağmur eşliğinde eşsiz bir uyku…

Önümüzdeki birkaç gün de bu rutinde, bu eşsiz manzaraları kanıksayarak, telefondan, elektrikten ve de duştan uzakta geçip gidecek, Tsaganur kasabasına varacaktık.Yolları çamurdan, evleri ağaçtan, Ak Göl kıyısında kurulu, 2000 bin nüfuslu, 1800 metre rakımlı şirin bir kasaba burası. Kasaba derken, elektrik, telefon, konaklama, duş gibi imkanlar olduğunu sanmayın, gerçi buraları bu kadar güzel ve büyülü kılan da bu imkansızlıklar sanırım.

Bu kasabadan itibaren medeniyetin son izleri de ortadan kalkıyor, ormanları ve bataklıklarıyla Tayga “iğne yapraklı orman” başlıyor artık. Yol azmanı araçlarımız için bile taygada yol alması imkansız. Bataklıkları yürüyerek de geçmek çok zor, at sırtında 4-5 saat sürecek zahmetli bir yolculuk bizleri bekliyor. Bu kasabada Dukha Türklerinden aileler de yaşıyor, bizleri atlarıyla onlar götürecek ata topraklarına.

Hem onlar hem biz başlıyoruz yolculuk hazırlıklarına. Öğreniyoruz ki sadece bataklıklar değilmiş bizi bekleyen, atların karınlarına kadar gömüldüğü nehirlerden de geçecekmişiz. Valizlerimiz su geçirmeyen “yani az geçiren” çantalara koyulup atlara yüklenmeye başlıyor, pantolon ve ayakkabılarımıza yapacak bir şey yok, ıslanacaklar, çizme getirin uyarısını gözden kaçırmışız sanırım.  Atlar konusunda da uyarıyorlar bizleri; Atlar yarı evcilleştirilmiş “ya da yarı vahşi diyelim”, biraz huysuz, binicisinin acemi olduğunu anlarsa burnunun dikine giden, bodur ama güçlü Moğol atları.

Eşyalar yüklendikten sonra teker teker atlarımıza binmeye başlıyorduk ki o sıra olanlar oldu işte! Atlardan biri bir anda parladı ve sırtındaki arkadaşımızı umursamadan deli gibi koşmaya başladı. Atlı çocuklar da dolu dizgin peşine düşseler de onlar yetişemeden arkadaşımızın atın sırtından düştüğünü görüyoruz. Başımızdan kaynar sular dökülüyor bu olan biten karşısında. Yanına vardığımızda iyi gibi görünse de zaman geçtikçe şiddetli bir bel ağrısı başlıyor. En yakın hastane Ulan Batur, dönmemiz günler alır, bu ağrıyla dönmeye çalışmamız çok zor. Planları değiştirip olduğumuz yere, ırmak kıyısına kamp kuruyoruz çaresiz. Zor geçen bir gecenin ardından neyse ki sabahına arkadaşımız çok daha iyi, gök tanrıya şükranlarımızı sunup, derin bir oh çekiyoruz. Bir gün daha kalıp, iyice dinlenip yola öyle koyulmaya karar veriyoruz.

Budist inancını benimsemiş Moğolistan’da inançları gereği akar suları kirletmek günah sayılıyor. Ama biz o kadar gündür duş almıyor halde seyahat ediyoruz ki, planda olmayan bu bekleyiş gününü yıkanarak değerlendirmek istiyoruz. Irmağın buz gibi sularından taslarla su taşıyıp saçlarımızı yıkayıp, vücudumuzu temizliyoruz. Oh be dünya varmış, sırf saçımızı yıkadığımız için yaşadığımız bu mutluluğu şehirde bıraktığımız hayatlarımızda piyangodan para kazanırsak yaşayabilirdik sanırım.

İki günlük zorunlu mola sonrası atlara tekrar yüklenip yola koyuluyoruz. Ama ne yol, minibüsteki halimizi mumla arar haldeyiz. Sıkı çalılıklar arasında yüzümüz gözümüz çizile çizile, atlarımız karınlarına kadar bataklıklara bata çıka, nehirlerde sürüklene sürüklene, dik yamaçlarda bildiğimiz bütün tanrılara dualar ede ede ilerliyoruz.

Atım inat mı inat, o benden baskın çıkıyor ve ben pes ediyorum sonunda, “Git ulan, nasıl biliyorsan, nerden istiyorsan öyle git” deyip yularını gevşetiyorum”. Ben onu özgür bırakınca o da bana daha iyi davranmaya başlıyor, birkaç saat içinde aramızda bir arkadaşlık bile filizleniyor…

Dışıma yansıtmadan zihnimde hapsetmeye çalıştığım, “Bu yamaçtan kesin bu atla uçarım ben aşağıya, buraya kadarmış hayat, bu nehirde kesin boğulup gideriz, bu bataktan imkanı yok çıkamayacak bu hayvan” düşüncelerimin dehşetine kapılmamaya çalışarak ilerliyoruz. Bu işin biraz da şakası elbette… Tüm korku ve tedirginliğimize baskın hislerle sarılıydık çünkü, göreceğimiz şeyler karşısında o kadar heyecanlıydık ki, ruhlarımız bizden bir adım önde koşarak ilerliyordu adeta. Hani “Hayatta bir kez” derler ya, tam o seyahatlerden birini gerçekleştirmenin hazzını yaşıyoruz.

Ve işte yolun zorluğu yumuşamaya başlıyor, ufukta hareket eden boynuzlu hayvan sürüleri dikkatimizi çekiyor bu sırada, yaklaştıkça ren geyiklerinden oluşan sürüler olduğunu anlıyoruz, ve biraz daha yol aldığımızda obanın Kızılderili çadırlarını andıran, bacasından dumanların yükseldiği evlerini görmeye başlıyoruz, heyecanımız dorukta… Ren geyiklerinin sırtına binmiş halde etrafta koşturan çocuklar, bizi meraklı gözlerle süzen insanlar, gelmiştik işte, oley! Cengiz Han da imparatorluğunu kurarken bu kadar gururlanmıştır anca…

Dukha Türkleriyle geçireceğimiz, düğünlerine, eğlencelerine, dillerine, dinlerine, evlerine, yaşamlarına tanıklık edeceğimiz günlerin heyecanıyla atlarımızdan bacaklarımız titreyerek iniyoruz “yolun gerginliğinden de titriyor olabiliriz” ve bizi karşılayan, obanın erkek Şamanı Gambat’ın çadırına doğru çaylarımızı içip, hediyelerimizi verip, obaya kabul edilmek için ilerliyoruz. Unutulmaz günlere açılacak çadırın kapısından giriyoruz içeri…

Bu seyahati birlikte planlayıp gerçekleştirdiğimiz Ayşe, Berna, Ceyda, Gülfem, Antoni ve acentemizin muhteşem patronu Batzaya’ya sevgilerimle…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz